20 Mayıs 2015 Çarşamba

DAVOS KARINCASIYLA BOK BÖCEE


Günler günleri kovalarmış.

Hep dermiş ki: ‘ulan herkesin bir işi gücü var, herkes hayata asılıyor, pozitifamazonlarda yıkanıyor, kurulanıyor, çıkıyor…hiç birşey olmamış gibi devam ediyor. Plazalarda p(a)lazlanıyor, AVM’lerde avemarialanıyor, üç gün mauritusa kaçıyor, 2 yıl önceden uçak biletlerini alıyor…yer önemli değil sonra bulunuyor, batı bitti doğuya, kamçatka bitti alaskaya…gidiliyor’
Hadi dermiş parayı hallettik, bu yaşam enerjisini nedecez?
Birgün bir dostla karşılaşmış eskilerden…
- ‘Yaşam enerjisi olan pozitif insanlarla ol, negatif, huysuz olanla takılma…demiş...
- Demiş ki: ‘öyle insanım yok, benim insanlar hep geçim derdinde, kızıyorlar sağa sola, tabii farkında değiller pozitif olmanın erdeminin. Değil Sofyaya, Varnaya, memlekete gidecek vakitleri yok…çoluk çombalak…diyormuş ki… araya girilmiş…’
- Hep mazeret hep mazeret…yapan nasıl yapıyor? Sen parayla bozmuşsun aklını…öyle değil o…zaman varolan değil yaratılan bişeydir bi kere…niyetleri varsa bulurlar !
- Para olunca buluyorlar diye görüyorum ben ama…
- Yaa bırak bu fakir edebiyatını…bizim bahsettiğimiz insanı biliyorsun sen….anladın onu’
- Anlamadım onu da, şimdi bir şey diyeceğim mazeret olur diye şeedemiyorum…kızıyorsun..
- Aaaaa…ben kızmam. Farkındalığa ulaştıktan sonra kızmamayı öğrendim. İnsan kendine ulaşınca niye kızsın, neye kızsın? Sadece bu öğretilerle donatıldığım için dışarıdan bakınca bu insanlara üzülüyorum, kahroluyorum. Birşeyler yapmalıyım diyorum…Pardon bi flat white alabilir miyim dekafiene olsun lütfen…Neyse bırakalım bunları nasıl olsa Faber est suae quisque fortunae…di mi?
- ???
- Herkes kendi kaderini yazar yani…latince dedim…Sen napıyorsun bu aralar? Biraz şey gördüm seni…eee dingin,enerjin düşük gibi..
- -Evet…boş oturuyorum bu ara
- Bu ara derken?
- Son 30 yıldır…
- Ay çok şekersin. Bunları yazsana…bi blog filan açsana.
- Evet yapayım. Sonra naapçam?
- Herşey kendini gerçekleştirir merak etme…sonrasını akışa bırak, o yol gösterir…
- Olur bir deneyeyim…sen ne kadar fitsin, pozitifsin ve anlayışlısın. Spor var galiba hayatında?
- A bove ante, ab asino retro, a stulto undique cavetto hayatım…
- Latince şeettin di mi?
- Ay kusuruma bakma bilgi içselleşince dilimden latince çıkıyor. Şey yani; Öküzün önünde, eşeğin arkasında, aptalın her tarafında hazırlıklı olmaya çalışıyorum…hayata bakışım biraz böyle…
- Ya ne güzel şeyler diyorsun. Nereden geliyor bunlar?
- Senle daha sık buluşalım,senin insana ihtiyacın var diye hissediyorum
- Evet insan arıyorum..
- Kalbini aç ve kendini saklama…onlar bulur seni, seninle zıt olanların fikirlerine açıl…eeee nasıl diyeyim: Contraria contraiis curantur...Zıtlar zıtlara iyi gelir yani…
- Ya ne diycem, benim bazı fikirlerim var. Onları hayata geçirecek bir ortak arıyorum. Biraz palazlanırsam kendime daha çok yatırım yapabilirim…Şimdi blog dedin ya…
- Ay sözünü hiç kesmek istemem ama saat kaç oldu?
- Saat 15.00…işin mi vardı pardon ya…ben seni tutmayayım..
- Yok ondan değil…çok keyif alıyorum ve besleniyorum senle olmaktan ama akşam danışanlarımla randevular filan var…bir başka güne geniş konuşalım mı?
- Tabii tabii…telefonun ben de yok…söylesene
- Ya numaramı yeni değiştiriyorum…bu ara çok saçma sapan telefonlar geliyor…sen ver telini bana, benimki netleşince ben sana atarım.
- Olur…Ya bi de şey soracaktım sana: Sen ne zaman çalışmaya başladın, acaip yoğun görünüyorsun…ne güzel yoğun olmak…
- Ya evde otur otur sıkıldım. Bizimki biliyorsun bi Amerikada bi Kanadada…Eveli yıl bir arkadaşım elimden tuttu bir kursa gittik ve hayatım değişti. Meğerse benim pörpızım insanlara yardım etmek, yol göstermekmiş…herkese sevgiyle bakabilmek ve geleni kabul etmekmiş…neyse sonra anlatırım.
- Olur… Facito aliquid operis, ut semper te diabolus inveniat occupatum bu arada…
- Aaa süpersin…sen var yaaaaa…ne kirli çıkısın. Bak neler neler…ben bunu duymamıştım, ne diyor?
- Hep çalışın ki şeytan geldiğinde sizi meşgul görsün diyor…
- Hmm anladım…biraz agresif ve sarkastik geldi bana ama…
- Zıtlar zıtlara iyi gelir dediydin. Bende bir tek bu var latince…boş oturuyorum ya…kendime mazeret işte…boşveeer çalışanın işi, boş oturanın çenesini yorarmış de gitsin…
- Bye…

29 Mart 2015 Pazar

NİYE METAFOR ? DİYE SORUYORLAR HABİRE...

Çünkü metafor hayatın özüdür diye düşünüyorum. 
Başka sen benim coşanımı, duranımı, maniğimi, depresifimi nasıl anlarsın?
'Anlayamıyorum, nereye çeksem oraya gidiyor o zaman' diyenim çok..
Çek gitsin...
Ben doğuluyum...
Metaforsuz duramam,
Bütün'ü anlatamam batılı gibi. Ne diyeceğim? 

İki karşıt şeyden hangisi doğru hangisi yanlış diye bakamam batılı gibi...
Birini illa ki yanlışlamak-reddetmek için...
Tevfik Fikret'te, bir çok batılı Fen bilimcide olduğu gibi, Monsieur Fanet'nin 'ölçemiyorsan yoktur' sözlerine mel mel bakmışlığım ondandır.

İki karşıt şeyin öğelerine kızmam, sevmem, delirmem, aldırmamam, mümkünse 'e napayım yahu' diyerek olduğu gibi kabul etmeye çalışmam ondandır...
Ne bileyim Özdemir Asaf'tandır, Sait Faik'tendir...
Sentez diye bir şey var...yok mu?

Geçenlerde bir kitapta okudum; Amerikalıların en sevdiği atasözlerinden birinin; 
'Yarım ekmek hiçten iyidir' olduğunu...
Ve akabinde okudum Çinlilerin; 
'Çok mütevazi olan, yarım mağrurdur'unu'... 
Daha ne diyeyim...

Metafor kullanıyorum evet, çok sayıda...
Kulağı göstermek için yolu dolandıranlardanım.
'Direk söyle, gerçek duygunu, dolandırma, anlayamıyorum' diyenim çoğalıyor haliyle...
Deyemeyorum. 
Metafora bak halımı anla:))

Nehir hep akar; ama hep kendidir...
Heraklitos

12 Mart 2015 Perşembe

TEK YOL: DEV-ŞİZOFRENİ


Şizofreni; endüstrileşmenin ve modernitenin semiren çocuğu...
Batılı ülkelerde daha vahim, daha sert ve daha acımasız…
Son 50 yılın araştırmalarıyla sabit bu.
Gelişmiş ülkelerde çoktan tahtta, yeri sağlam… Gelişmekte olan ülkeler ise özel diyetinde; körpecik vatandaşlarını çıtır çıtır yiyiyor…
Bir kaç konuyu merak edip duruyorum nicedir, bir yazayım bakayım.

Mesela çıkış noktasını şöyle tanımlasak da oradan bir yola çıksak?
Bugün kültürel devamlılığın üzerine oturduğu altyapı= Kapitalizm-Bilimsel Materyalizm ve Serbest Bürokrasi (Ben öyle diyorum…Herşey serbest, bürokrasi kalktı diyene de…b.k kalktı diyebiliyorum)…bunun devamında da: Homo-tüketimos-dolayısıyla faydacılık-dolayısıyla açgözlülük-rekabet ve ayak kaydırma…ben buradan yola çıktım bile…

Şimdi bu kültürün tamamen ‘farkında olan’ üst-düzey homo-sapienler, korkuyu bu atmosferde daim kılarak herkese kendini sorgulatma ve gerçek dünyanın farkına vardırma ilüzyonunu hakim kılıyorlar…

Daha önceki blog yazılarımda değindiğim üzere, sosyal medyanın birbiriyle tamamen ilgisiz bir çok dünyevi travmatik konuyu ‘farkındalığın artması gerektiği’ kisvesiyle günlük hayatımıza yapıştırıp ilişkilendirmesi, gözümüze gözümüze sokması (juxtaposition) ‘yarın’ korkusunu, kaygıyı ve genel korkuyu körüklüyor. Bu korkunun aşılmasında da yine ‘farkındalık çalışmalarından’ medet umuluyor…diyorum. Tam sarmal yani…

Bakalım dünyanın önde gelen nöropsikologları, şizofreni üzerine çalışan psikologları, felsefecileri ve doktorlarından (Iain McGilchrist, Louis Sass, Dan Zahavi, Giovanni Stanghellini ve Josef Parnas) bir paçalla konuyu nereye bağlıyoruz…

Bunlardan şizofreni konusunda büyük otorite Prof. Louis Sass’dan devamla:
‘….ben modern insanın bu takıntısına ‘hiperfarkındalık’ diyorum. Benliğin ve öz-tecrübenin öğeleri olan ve mutlaka sezgisel ve bilinçdışı kalması gereken öğeler, garip bir pürdikkatçiliğin öğeleri oldu…Farkındalığın seviyeleri çoğaldı, üredi…Birinin kendi-farkındalığının farkına varması ve devamında bu düzeyle yetinememesi gibi…Bunun sonucunda benim bazı danışanlarımda gözlemlediğim şu oldu: Bir bacağın yürümek için diğerinin önüne gelmesi gereği gibi günlük otomatik eylemlerde bile düşünce felçleri oluşmaya başladı…

Bir danışanım; ‘kendi hareketlerimden emin olamıyorum, ne yapılacağını düşünmek zor değil, onun farkındayım, beni sıkıştıran onu yapabilmek’…dedi.

Bir diğeri; ‘İnsanlar nasıl yapıyorlar gıpta ediyorum, ben önce sen nasıl yapıyorsun diye izlemek ve farketmek zorundayım’ dedi…

Bir diğeri; ‘Herşeyi adım adım yapmam gerekiyor, bu hayatta hiçbir şey otomatik değil artık, herşeyin farkında olunmalı’ dedi…

Bu durumlar size abartılı gelebilir belki ama hergeçen gün artan sayıda insanla uğraşıyorum. Bu hiperfarkındalık olgusu, önce sarsıyor, kendine getiriyor sonra yavaş yavaş insanın kendi vücuduna veya sezgilerine olan inancını törpülüyor (nitekim kazayla senden bir tık daha farkında olanı farkedersen-yani öyle olduğuna kanaat getirirsen- yeni sorgu başlatma sarmalına girebiliyorsun). Louis Sass buna Farkındalık Girdabı diyor…

Hatırlarsak, Erich Fromm modern insanı; ‘yalnız-sıkılmış-hep kaygılı-pasif ve sürekli arayan’ diye tanımlıyordu...

Yukarıdaki beş büyük otorite şizofreniye giden yolu şöyle tanımlıyor:
  1.    Önce hiperfarkındalık 
  2.   Sonra kişisel sezgilerin ve kişilik özelliklerinin törpülenmesi  
  3.     Ve nihayet somut dünyacılık…

Ne enteresan; insanın farkındalığının günden güne artması mutlaka beraberinde özgüveni, deneysel tecrübeyi ve dinginliği getirmiyor.

Bu farkındalık işlerini hayatının merkezine koyup, bir türlü çıkaramayan çok insan görüyorum… Ama asıl gördüğüm halet-i ruhiyenin ‘herşeye kadirlikle-acizlik (omnipotent-impotent) arasında acaip bir seyir izlemesi…

Psikoloji diyor ki: yaygın inanışın aksine şizofreni bölünmüş kişilik değildir. Şizofreni kişinin neyin gerçek neyin hayali olduğunu anlayamadığı bir zihinsel hastalık, bir psikozdur. Zaman zaman psikotik rahatsızlığı olanlar gerçekle ilişkilerini kaybederler. Dünya kafa karıştırıcı düşünceler, görüntüler ve sesler karmaşası gibi görünebilir. Şizofrenlerin davranışları çok garip hatta şok edici olabilir…

Hem korkutucu hem düşündürücü…herkes kendi farkındalığına ulaştıkça dış dünyayla bağı kopartmanın ne sakıncası olabilir:))

Neyin gerçek neyin hayal olduğunu da zaten bugünkü sosyal medyayla (medya hiç sosyal olabilir mi allahaşkına bir kere düşün !) anlamak mümkün olmadığına göre…eh…belki de tek yol…

15 Şubat 2015 Pazar

MELAN...

YAZI UZUN...MERAKSIZINA DUYURULUR !

Melan-cholia, melan-chol, melan-koli: eski yunan, latin vb...
Melan: Kara  Chol: Şikayet hali-huzursuzluk-rahatsızlık
Melanet? Mal'ana: Lanetli yani...arapça...
Etimolojik olarak kökten bağlı olsun olmasın Melan; kara...
Niye?
Bilmem belki şunlar olabilir mi?
1- Yetiştirebilirsem 2016 yılında yayımlanmasını planladığım yeni kitap için sosyal bilincin oluşamadığı durumlarda normal-dışı davranış tanımı ve evrimi üzerine tarihi metin okumaları ve yakalayabildiğim seminer-konferans katılımlarıyla meşgulüm bir süredir. 

Eh haliyle tarih okumaları filan yeniden başladı. Çok kısıtlı yerli akademik literatür var konuyla ilgili (niye şaşırmıyorum acaba). Orientalistlikten sıyrılabilmiş kaynaklar da fazla sayılmaz. Erken Osmanlı'dan bugüne normal-dışı davranışların incelenmesi üzerine rastlayabildiğim kaynaklarda ortak olan ve normal-dışı olarak tanımlanabilecek davranışların pek çoğunda cinsel anormallik vak'aları ve sapkınlıklara bolca rastlanıyor...

Bildiğimiz okuduğumuz tarih dışında bir tarihin olduğunu herhalde mürekkep yalamış herkes ucundan-kıyısından biliyordur. Sadece bizim tarih için değil...dünya tarihinin tamamı için...
Eh bazı olgular için kahin, biliminsanı vs olmak gerekmiyor. Sağduyu-bilinçaltı diye bir şey var Jung'um sağolsun. Bakalım bugün reyting patlatan dizilerin 'hangi sahneleri, hangi konuları' en en çok reytingi patlatıyor?

Baskılanmış ve 'zamanında' yaşanamamış cinsellik, beraberinde temel dürtülerde doyumsuzluk ve hurafe kültürünü de besliyor. Bu durum eğitimsizlik, yoksulluk ve cehaletle birleşince, insanoğlu her türlü davranışsal sapkınlığını sarmalayabileceği kılıf arayışına giriyor. Öyle bir kılıf olsun ki, yaşanmamışlıkları, baskıları, eziyetleri, travmaları, cehaleti de sarıp sarmalasın. 

Bu tür bireylerde, hormonlarla beslenen temel dürtü, eninde sonunda sevgiyle tamamlanmadığında, sadece dürtünün beslenmesi hakim duygu oluyor...
Temel sevgi eksikliği, yaşanamamışlıklarla beslenince, neden-sonuç illiyetiyle beraber, insana dair olan değerlerin tamamı ortadan kalkabiliyor. Kendinden hesap sorabilmeyi gerektiren erdem olarak Vicdan; 'ben kimden hesap soracam peki ulan'a evrilebiliyor. Bu; dürtülerin dizginlenemediği öyle bir haklılık patlaması yaratıyor ki, önüne çıkan artık insan olmaktan çıkıp, enstrüman kimliğine bürünüyor.

2- Peki bize dönecek olursak, mesela Saray kültürünün burada bir ilgisi olabilir mi? Vallahi kitaplarda pek bulamayacağız, ancak 'bir şekilde' duyduğumuz ve hiç de yadırgamadığımız şekilde Sarayın içinde yaşananların Sarayın içinde kaldığı, haremağalarından tutun da, anlı-şanlı padişah aile bireylerine kadar uzanan bir yelpazede yaşananlar ve dahi Osmanlı kıraathanelerinde yaşananlar, çocuklar...vs vs...
Nasıl oluyor da bunlar normalleştirilmiş ve bir tür kültür olarak sarılıp sarmalanabilmiş?  

Çok uzağa gitmeden kadına ve çocuğa yüklenen (yani yüklenmeyen) değere baktığımızda ve bu değerin hangi kaynaklardan beslendiğine baktığımızda karşımıza 'cinselliği-sevgiyi bilmeyen, erkekliğin ahlaken, bedenen, zihnen, dinen, doğuştan bir üstünlük hakkı olduğu öğretisiyle dünyaya gelmiş ve bunu neredeyse genetik olarak almış ve aktarmış ve  ahlakı kendi anlayışına, cehaletine yani işine göre yorumlayan  bezirganlar' çıkıyor. 
Toplumsal hafıza böyle oluşunca, yani 'sapkınlığın tanımını böyle bir erkek yapınca', yönetim de bu erkeğe kalınca, her sapkınlığın normalleşmesi kadar normal olan ne var? 

Hele bir de dinine bağlı, ama kitabını bile okumamış, örneğin Kuran'ı kendi okumamış, ama sorulunca 'Fesüpanallah ne biçim soru tabii okudum tövbeee' kabilinden cevaplar veren ve böylece dini; Kuran'ı okumuş, hatmetmiş ama sevginin evrenselliğini, insanlığını öğrenmemiş, öğrenmeyince kendi yaşadığını normalleştirmiş bezirgandan öğrenmiş, iyi insanlığı 'iyi biat eden insan' olarak öğrenmiş kitlelerle yola devam edince (bir nev'i: İmam böyleyse Cemaat ne yapsın durumu) sapkınlıklar sonuna kadar davranışa dönüşmüş ama hep yenin içinde kalmış...

3- Anadolum...güzel vatanım...bazı sorular açıktan sorulmaz, sorulamaz. Bilinir ama, 'artık olmuş bitmiş'e getirilir. O 'olmuş bitmişler bireyin bilinçaltında bitmiyor işte, temizlenemiyor...
Bu yurdumun güzel insanı, nerede öğreniyor cinselliği, nasıl? Köyde, koğuşta, tarlada, bayırda neler oluyor? Olan niye orada kalıyor? Herkes biliyor da niye anlatmıyor? Niye evleniyor mesela? Sevgiye, hayat arkadaşlığına istinaden pek tabii...bilmem öyle mi? Var mı ki elimizde veri bunlarla ilgili? Adliyeye yansıyan birse, yansımayan kaç? 

4-Nihayet toplumsal hafızadan taşınanlarla beraber; 
Cumhuriyet, dini baskıladı,
Tekkeler, Zaviyeler kapatıldı, gavur alfabesine geçildi,
Koskoca imparatorluk ve onun anlı-şanlı kültürü-ahlakı alaşağı edildi,
Tek partiden ve onun faşizminden kurtulmak gerek,
İkinci Cumhuriyet,
ve Nihayet...

Ben yukarıdaki yazdıklarımın tamamını Nihayete şöyle bağlıyorum:
Nihayet; tekrar Errkekk...
Erkeğin önünde duran tüm engeller kalktı nihayet..
Peki elde ne var sonuç itibariyle (Bir kısmını gazetelerden ve Yılmaz'dan alarak):

“Terbiyesiz hamileler” diyen tasavvuf düşünürümüz var.
  75 yaşında kene’den rahmetli olan kadıncağızın cenaze namazını kıldırırken “fuhuş arttığı için bu tür belalar musallat oluyor” diyen imamız var,
“Eşinin dans etmesine izin veren erkek, deyyustur” diyen müftü yardımcımız var,
“18 yaşındakinin zinasına karşı çıkamıyorsanız, 7 aylık bebeğe tecavüze karşı çıkmak timsah gözyaşlarıdır” diyen müftümüz var,
 Alo Fetva hattını arayan kadın “eşim, yani öz babası, kızımıza cinsel tacizde bulunuyor, boşanayım mı” diye sorduğunda, “eşiniz özür dilediyse affedin, evlilik birliğinizi bozmayın” diye fetva veren diyanet işleri başkanlığımız var,
Erkek arkadaşı tarafından hunharca öldürülen kızın, anne-babasını suçlayıp, “kızlarına sahip çıksalarmış” diyen emniyet müdürümüz var,
Kadıncağızın göğsünden girip, sırtından çıkan 26 santimlik bıçağa “sapı uzun gösteriyor, aslında öldürücü değil” raporu veren adli bilirkişimiz var,
Erkeğe hakareti bile kadın üzerinden yapıp “gavat” diyen valimiz var,
Belediyelerde seminer verip, “kadın itaat etmeli, imam nikahlı çokeşlilik kadınlar için kurtuluştur, çokeşlilik yasal olsun, kocama bekar arkadaşımı tavsiye ettim, üstüme imam nikahıyla alabilirsin dedim” diyen aile danışmanımız var, 
Haydi Kızlar Okula kampanyasına tepki gösterip, “kızlar okuyunca, erkekler evlenecek kız bulamıyor” diyen il genel meclisi üyemiz var,
Gezi direnişine katılan kızlara “kaltak” diyen akil adamımız var,
“Dekolte giyen kadınlar tecavüzü göze almalı” diyen profesörümüz var,
Kadın heykelini “erotik” bulup, depoya kaldıran üniversitemiz var,
“Kız öğrencilerle erkek öğrencilerin aynı merdiveni kullanması beni rahatsız ediyor, diken üstünde oturuyorum” diyen milli eğitim müdürümüz var,
 Evlilik broşürü dağıtıp “gelinlerin daima susması gerekir” diyen belediyemiz var,
 “Mayo” reklamlarını sansürleyen büyükşehir belediyemiz var, 
Terör sorununu çözmek için “kuma” alınmasını öneren belediye başkanımız var...

Yani yavaş yavaş öze dönüyoruz. Bu öz; kimine çoook yabancı, kimi ise onu yıllardır büyük bir hasret, sevgi ve tutkuyla bekledi. Bence; malesef daha yolun çok başındayız...

Bu işler Melan işler, ama Özgecan'ı okuyunca hala sadece 'bazımızın' kalbini şişler... 

28 Ocak 2015 Çarşamba

ANAKARA

Bir zamanlar Ankara;
Gelecek zamanları düşündürürdü,
Botaniğin ayazında Çankayada
Tel örgülerin içinde Tevfikde...
Konyak şişesi cepte,
Hayaller dipteyken...
Anakarayı seyrettiğimi hatırlıyorum
Ben ve gözüm,
Ve kimi zaman Gökhan ve Hatayla...
Gelecek ne kadar aceleci ve hercaiymiş,
Ve Anakara ne acül ve seferi...
Bunca griye, ayaza, kara, sise, betona rağmen
Meğer Anakaranın yerinde kalışı;
Benden gidişlermiş...
Hafızamdan, ruhumdan, kalbimden kopan parçaları gördüm dün 
Portakal Çiçeği'nde
Hepsi;
Yerli yerinde...


31 Aralık 2014 Çarşamba

YEKPARE...

Evrende yaşıyorsan; yıla takılma,

Senin benim bildiğim yıl sadece bu topraklarda 365 gün küsur...bölemezsin ki zamanı...

Enerjiye, çakraya, satürne, jüpitere, uçan tüy gördüğünde kaza değil meleğe, ulu dağların zirvesinde başını arkaya yaslayıp güneşe, inzivaya, intizara, yeşile, çiçeğe, börtüye-böceğe, simitçi martıya, inatçı kuzguna, yaşadığın memleketinin insanına, leşçisine, beleşçisine, yüreklisine, nasibini almamışına, alamamışına, kendi iç hesaplaşmana, yarınına, ayrıldığına, kavuştuğuna, sevdiğine, sövdüğüne, herkesi kendi meşrebine göre kabul eden yüce gönlüne, yılın son günü bu topraklarda biriken bütün mahlukatın enerjisine inanıyorsan;

Ve bütün bunlara inanırken hala; özgür bir kuş gibi uçup, altındaki tarlalara, ovalara, nehirlere, okyanuslara selamla... çitlere, tellere aldırmadan sadece gittiğin yolun keyfini çıkarmak düsturunsa...
2014 bitmiş, 2015 gelmiş kime ne? Yıl değil evrendir zaman...yekparedir...

                       Bak ne diyor evren müzikle:))
 
                                   "Listen To The Man"

I feel your head resting heavy on your single bed
I want to hear all about it
Get it all of your chest, oh
I feel the tears and you’re not alone, oh
When I hold you, well I won’t let go, oh

Why should we care for what they’re selling us anyway?
We’re so young, girl, and you know, whoa

You don’t have to be there, babe
You don’t have to be scared, babe
You don’t need a plan of what you wanna do
Won’t you listen to the man that’s loving you

Your world keeps spinning and you can’t jump off
But I will catch you if you fall
I can’t tell you enough
I hate to hear that you’re feeling low
I hate to hear that you won’t come home

Why should we care for what they’re selling us anyway?
We’re so young, girl, and you know, whoa

You don’t have to be there, babe
You don’t have to be scared, babe
You don’t need a plan of what you wanna do
Won’t you listen to the man that’s loving you, whoa, whoa, whoa.

Easy, easy and a one, two, three, oh
Easy, breezy if you come with me, oh
Easy, easy and a one, two, three, four, five, six, seven eight, nine, nine, nine, nine.

You don’t have to be there, babe
You don’t have to be scared, babe
You don’t need a plan of what you wanna do
Won’t you listen to the man that’s loving you, whoa.

You don’t have to be there, babe
You don’t have to be scared, babe
You don’t need a plan of what you wanna do
Won’t you listen to the man that’s loving you, whoa, whoa, whoa, whoa

12 Aralık 2014 Cuma

DİLSİZ UŞAK

Çok faydalı;
Bir kere dilsiz; dinliyor...
Üstüne astığının şeklini alıyor, 
Kemik gibi sert olup, kendi hiç değişmezken...
Sadece duruyor;
Anla diye,
Susuyor;
Gör diye...
Sırtına ne vurursan taşıyor,
Ya da,
Üstüne almaya bayılıyor, üstüste...
Bazen senin astığın yükler ağırlaştıkça;
Hafiften dengesi bozulup öne-arkaya eğiliyor...bükülmeden,
Hatta bazen düşmesi için;
Yazlığını, kışlığını, günlüğünü, iç çamaşırlarını topyekün asanlar bile var...
Eh; o zaman düşüyor...çok ses çıkarmadan.
Bir marifetsizliği var yalnız; kendi kalkamıyor...
Kemik gibi sert, bükülmüyor ama hala sana-bana ihtiyacı oluyor...kalkabilmek için...
Sen ona baktıkça, o da sana bakıyor.
Dilsiz Uşak...
Son yıllarda satışında patlama olmuş...
Haberden okudum, aklıma düştü...


10 Kasım 2014 Pazartesi

KOPUŞ

Bir tane de benden olsun...

KOPUŞ 
Üstüne düşündükçe yakınlaşmaz...
aksine uzaklaşır,
ne kadar düşünmezsen;
o kadar çok seninledir...
üstüne üstüne düşünüp, 
aslında gittiği yere, senin ittiğindir; kopuş,
kırmızıdır; yakar,
zencefildir; çeker,
baharattır bildiğin,
mısır çarşısında yürümeye benzer,
kafanı kaldırım taşlarına gömsen,
kokusu burnunu sızlatır...
aldırır insana kendini kopuş,
güvenli bir kahroluştur,
huzurlu bir gömülüş,
toprağı yorgan gibi üzerine çekip,
oksijeni; ancak yağmur yağınca gözlerinden almaktır.
hayatına geri dönüp, 
başlamadan bitirdiğin yoldur,
sızısı; kalpte,
tadı; damaklarda,
gerçeği; yine bildiğin sokaklarda,
ilk defa çıplak ayakla yürürken,
yeniden eski pabuçlarını söylene söylene aradığın dolaptadır…
birgün; bir zaman oldu, kendimden kopmuştum dediğin andadır…kopuş... 



9 Kasım 2014 Pazar

1 DAKİKA 16 SANİYE

İçinde bulunduğumuz çağ bireyi durmadan bir tempoya uymaya davet ediyor.
Davet etmesi yetmiyor, buna zorunlu olduğunu hissettiriyor, zamanla kabul ettiriyor...
Bütün öğretileri bu yönde bilinçaltına zerk ediyor:
  • Durma !
  • Dünya kaçıyor, yakala !
  • Bak herkes birşey yapıyor, yapış !
  • Fark yarat, tempo, tempooo !
  • O kurstan buna, bundan ona yetiş, habire abidik gubidik yerlere para dök hiçbirini tam olarak yapamadan...Hiçbirinin hakkını tam vermeden (ama merak etme zaten maksat senin para dökmen)
  • Herkes gördü Prag'ı bak sen hala buralardasın ! Vizyonunu genişlet, Guam'a git Mariana çukuruna dal !
  • Önce bir gezgin tavrıyla alışveriş yap mesela, olaya ısın...
  • Bol cepli yarım ceketler al haki...ayağına, topuklarının içine edecek arazi botları al ve onu Nişantaşında giy...maksat; ısınma turları, konsepti yakala, gitmesen de 'miş gibi' yaparsın...
  • Kendini hep eksik hisset ki, kurumsal hayatla yüksek standartlara ulaşma seni.......tamamlasın :))
Bu trene binmeden önce;
  • Dünyanın neden kaçtığını düşün; bu kadar çok kovalayanın olsa sen ne yaparsın ? 
  • Bazen biraz dursan o da nefeslenecek, ohhh çekecek bir duracak...
  • 'Aaaa hayatım yapan yapıyor, herkes yapıyor' nidaları duydun mu yakınından....toz ol :)) Yapan yapsın...sen de yaparsın merak etme...kendi istediğin zaman yap...mümkünse:))
  • Ihlamuru, limonu, hayatın sesini yabana atma...onu da hatırla, hengamenin içinde...eğer duyabiliyorsan, inan büyük iş...Yankı Yazgan Hocanın dediği gibi:
    'KENDİNİZE DÖNÜP ‘BU HAYATTA NELERİ YAPTIM?’ DEDİĞİNİZDE ÇOĞUMUZUN AKLINA BÜYÜK ŞEYLER GELİYOR. KİMSE DEMİYOR Kİ; BEN ÇOK GÜZEL KÖFTE PATATES KIZARTTIM, SAÇLARIMI GÜZEL KESTİRDİM, TEMİZİM... OYSA BUNLARI YAPAMAYAN BİRÇOK İNSAN VAR. YAPABİLDİĞİMİZ BİRÇOK ŞEYİ YOK SAYIYORUZ. YAPABİLDİKLERİNİZİ HİÇE SAYARSANIZ HAYATTA İLERLEYEMEZSİNİZ…'
  • Bak bakalım 1 dakika 16 saniyeye tahammülün kalmış mı ? 







2 Kasım 2014 Pazar

MENDİLİMDE KAN SESLERİ

Şiiri ucundan yakaladığımı düşünürüm. Okumayı çok, bazen okuyanı daha çok severim, hakkıyla...
Geçen gece dost meclisi vardı, rakı oldu, sohbet oldu, Şekip Ayhan Özışık oldu, Özdemir Asaf falan derken, sanatçı dostumuz Somer Karvan bir Edip Cansever patlattı ki, ben oksijen zehirlenmesi geçirdim...Edip Cansever'i okumuşluğum vardır ama bu kadar büyük bir ıska affedilir cinsten değil...
Şiir herşeyi anlattı ama Somer de ona anlattırdı...o derece yani...

Bilene hatırlatmaca, bilmeyene buyrun...

MENDİLİMDE KAN SESLERİ

Her yere yetişilir  
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama  
Çocuğum beni bağışla  
Ahmet Abi sen de bağışla  
Boynu bükük duruyorsam eğer  
İçimden öyle geldiği için değil  
Ama hiç değil  
Ah güzel Ahmet abim benim  
İnsan yaşadığı yere benzer  
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer  
Suyunda yüzen balığa  
Toprağını iten çiçeğe  
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine  
Konyanın beyaz  
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer  
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir  
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları  
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına  
Öylesine benzer ki  
Ve avlularına  
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)  
Ve sözlerine   
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)  
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer  
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne  
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına  
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına  
Minibüslerine, gecekondularına  
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.