28 Temmuz 2016 Perşembe

Yollar nasıl biliyor musun?

Yollar nasıl biliyor musun sonbaharda?
Teli kopmak üzere olan bir gitar sesi gibi 
Akordsuz cız ediyor kalbin
Gökyüzünden bulut geliyor katar katar
O hep gidip, hiç göremediğin en kuzeyden
Serin esiyor, işliyor...
Camdan çam, dağ kekiği ve yağmur kokusu doluyor
Yollar yalnızken o kadar çok hikayen oluyor ki,
Hayatının yalnız yaşanmışlığını doldurup taşırıyor
Yetiyor...
Ve herşey geçerken camından,
Hayat kalıyor...

11 Temmuz 2016 Pazartesi

RÖGAR KAPAĞI

Bayramlar seyranlara dönüşeli epey oldu herhalde...
Herneyse; İspanya'nın kuzeyi Bask bölgesindeydik. Euskadi diyorlar ya...
ETA'nın estiği yağdığı topraklar. Zenginleşmişler iyiden iyiye, İspanya'yı sırtımızda taşıyoruz nidaları filan...
Güzel memleket vesselam. Donostia (bizim daha aşina olduğumuz şekliyle San Sebastian), Hondarribia ve Bilbao'yı gezdik, gördük. Nasıl desem; biraz ege, biraz karadeniz, bazı yerlerde hiç yakışık almayan apartmanlar... izmir kordon şekli gibi... ama yine de tarihi dokuya sahip çıkılmış. Huzur gelmiş ETA'yla barışalı. Her yerde Bask esintisi kuvvetli. Havaaalanı vb yerlerde 3 dil var. İspanyolca-Baskça-İngilizce...
Hava 20-27 gidip gelmekte. Atlantik bol bulut ve yağmur bırakmakta. Eee pireneler de bunu çekip istemekte. Akşamları ciddi serin olabiliyor bu mevsimde dahi. Yani ege esintisini nordik yaşamak isteyenlere (benim gibi) birebir. Öyle İstanbul'un, İzmir'in havasına-kızına güven olmaz filan diyenlere hemen her dakika sözünü yutturacak cinsten bir hava... hiç görmemiştim böylesini...
Evet turizm ofisi görevini ifa ettikten sonra gelelim beni asıl etkileyen konuya: Rögar kapakları...
Yürürken telefonla yere eğilip rögar kapağı çekmekten bitap düştüm. Demir ve çelik, altından neyin geçtiğini ancak bu kadar güzel unutturabilir. Bilmiyorum onun için mi işlenmiş nakış nakış ama böyle rögar kapaklarını görünce altından ne aksa, ne geçse, hangi şebeke kurulsa ne gam...
Yollarda yürürken düşünüp durdum. Neden bu memleket böyle lağım-su-elektrik-telefon-gaz kapakları yapar? Para mı çok geldi diyeceğim, evel-ezel kapaklar böyleymiş...
Acaba günde kaç rögar kapağı çalınıyordur? (niye böyle bir düşünce geldi aklıma acaba?)  Bir sosyal ağ, toplumsal örüntü mü beni bu şekilde düşündüren? Yoksa bizatihi benim mevcudum bu da, bundan duyduğum rahatsızlığı toplumsal örüntüye mi yüklüyorum:))
Neden bu rögar kapaklarını gördükçe aklıma şunlar geliveriyor?
İz bırak
Huzur ver
Rahat ver
Bırak orada kalsın
Biraz düşün, adam ol
Sanat sev be, Elgar dinle
Savaşsanda, terörize etsen de vandallaşma
Eğitilme, öğren
Koyver gitsin
Yapma kardeş, çalma
Ağır yaşa, koşma, yetişme
Yetişme her bir boka...yetişsende, yetişmesende üstünde nakış nakış rögar kapağı altında bok, yetişmesen de...
Ama mutlaka sanatla dinle, sanatla izah et










23 Nisan 2016 Cumartesi

LANUTİ VAKASI

'...eldivenlerimden birini kaldırarak 'bu nedir?' diye sordum.
'İnceleyebilir miyim?' diye sordu ve eldiveni eline aldı. Geometrik şekilleri inceler gibi incelemeye devam etti. En sonunda; 'kesintisiz bir yüzey' diye açıklamaya başladı. 'Kendi içine kapanan ve eğer bu kelime uygunsa -biraz duraksadı- dışarıya doğru uzanan beş tane kesesi var'.
Dikkatli bir şekilde 'Evet, bunu tarif ettiniz, şimdi ne olduğunu söyleyin' dedim.
'Bir çeşit kaplayıcı mı?' dedi.
'Evet ama neyi kaplıyor?' diye sordum.
Gülerek, 'içinde ne varsa onu' diye cevapladı.
'Pek çok olasılık mevcut. Bozuk para çantası olabilir mesela, çeşitli büyüklükteki bozuk paralar için şey olabilir...'
Bu saçma konuşmaya engel oldum. 'Bildiğiniz bir şeye hiç benzemiyor mu? Vücudunuzun bir parçasını kapladığını düşünebiliyor musunuz?' diye sordum. 
Yüzünde anladığına dair bir belirti yoktu. 
Daha sonra, kazara eldivenleri eline geçirdi ve 'Aman tanrım bunlar eldiven!' dedi. Bu durum Kurt Goldstein'in (meraklısı için Goldstein: Gestalt terapisi öncüsü Fritz Perls ve Abraham Maslow gibi abilerin ilham kaynağı nörolog ve psikiyatristtir) nesneleri ancak kullandığında tanıyabilen 'Lanuti' isimli hastasını hatırlatıyordu...

Yukarıdaki alıntı Prof. Oliver Sacks'ın efsane kitabı 'Karısını Şapka Sanan Adam'dan alıntıdır. Bizzat Prof. Sacks'ın hastası Dr.P ile aralarında geçen gerçek diyalogdur.

Devamen: 
'Luria'nın dediğine göre, Zazetsky (Dr.A.L.Luria, nöropsikolojinin isim babasıdır...Zazetsky de beyninin sol lobunda ur olan hastasıdır) 'lanetlenmiş biri gibi' kaybettiği yeteneklerine kavuşmak için sarsılmaz bir kararlılıkla savaşırken, Dr.P'nin savaşmaması, kaybettiği şeylerin ne olduğundan bihaber olmasıydı'.
Hangi adam daha trajik bir durumdadır ya da hangisi daha lanetlidir? Başına geleni bilen mi bilmeyen mi?'

Acaba Lanuti gibi beyin travması yaşamadan insanları nesne sınıfına sokarak ancak kullandığında tanıyabilen bilinçli Lanutiler var mı ki:) 
Eğer varsa, kullandıkları nesne-insanlardan hangileri daha trajik bir durumdadır ya da hangisi daha lanetlidir? Başına geleni bilen mi bilmeyen mi?'
 
 

21 Nisan 2016 Perşembe

Miskinler Tekkesi

Niye bu kadar çok soru soruyoruz birbirimize?
Niye 'doğru soru' sordukça birbirimize yardım ettiğimizi düşünüyoruz? 
'Kimin için doğruyu' soruyoruz?
Hangi hak ve hadle sorduğumuz sorudan aldığımız veya almadığımız cevaba istinaden jestli, jestsiz, mimikli, mimiksiz, boş/dolu bakarak sessiz kalma hakkını görüyoruz kendimizde?
Niye bu kadar ve birdenbire yardımsever, farkındalıkyaratanperver, soruboğucu ve ruhbükücü olduk?
Beynin; yanlış sanıya sahip olan bir insanı görünce ve dahi onu yanıltınca onu 'daha insan' görüp takdir ettiğini biliyoruz...
Beynin; kendi sorunlarını örtbas edip gömme ve onlarla uğraşmayı erteleme yolunda diğer insanlara yol-yordam-gösterip merhem olmayı kullandığını da...
Buradan yola çıkarak; acaba soru sorarak, insanların 'bizim doğrulara yanılarak, deneyerek' ve belki de sürekli sorguda kalıp mücadele ederek gelmesi beynimizde seratoninle mükafatlandırılıyor mu? 
Yoksa; insanlar bizim doğrulara değil kendi doğrularına mı geliyorlar aslında? Bizim sorduğumuz sorularla kendi doğrularına gelen insanlar yani...
E psikologlar, psikiyatrlar, nöropsikologlar filan ne olacak o zaman? Bu kadar bilim-ilim... 
Yoksa bunların birer yaşam koçuna mı ihtiyaçları var? 
Niye bu kadar çok soru soruyorum ben size ve kendime:))
Niye 'doğru soru' sordukça birbirimize yardım ettiğimizi düşünüyoruz:))
'Kimin için doğruyu' soruyoruz:))
Hangi hak ve hadle sorduğumuz sorudan aldığımız veya almadığımız cevaba istinaden jestli, jestsiz, mimikli, mimiksiz, boş/dolu bakarak sessiz kalma hakkını görüyoruz kendimizde:))
Niye bu kadar ve birdenbire yardımsever, farkındalıkyaratanperver, soruboğucu ve ruhbükücü olduk:))
Miskinler Tekkesi ne tarafta acep?

 

 

31 Mart 2016 Perşembe

İnşallah...

Hayatın maddi tarafını;
Dilin ödünç verdiği kelimelerle oynayıp anlatarak,
Ödünç aldığım ellerimi kullanarak,
Burada bırakacağım sesimi yükseltip alçaltarak,
Eti çekilince kemiğe bürünecek yüzümün jestlerini değiştirerek
Ve nihayet; milyonlarca yıldır zaten herşeyi görmüş olan görme varlığından ödünç aldığım gözlerimle okuyarak...kazanıyorum.
Hayatta öğrendiğim bilginin yanında arasıra ruhuma değip geçen kavrayışlarım, bir silo baldo pirincin içinde iki-üç bulgur eder...
İnşallah kavrayışlarım ödünç değildir...

17 Şubat 2016 Çarşamba

PAVLONYA SOKAĞI

Yazı Ekim 2015 yazısıydı...başlamıştım ancak bazen bitmez ya...bırakmıştım. Zamanı gelmiş:
30 Ekim Cumayı önceden ayırmıştık felekten hırsızlık için.
Önce, Rakı-Kitap-Maydanoz ekibi olarak saat 15.00'de Kadıköy'de buluşup çalışacağız sonra hafif altlıklı yemek ve saat 20.30 da Somer'in (Karvan) yönetip oynadığı 'Aşk Terapisi' oyunu için Levent Kırca tiyatrosuna akın ve çıkışta da altlığa devamen üstlük...
Program üç-aşağı beş yukarı bu şekilde gerçekleşti...
Ama işte Kerim'in (Kitaplı) sözleriyle 'yaa Derviş misali arayan buluyor'...dün enteresan keyifli geçti, aktarayım:
Önce Hülya-Macit Koper'in yazıp Somer'in yönettiği ve oynadığı 'Aşk Terapisi'. 
Oyuncular: Somer Karvan-Suzan Aksoy-Janset-Yusuf Atala ve Fulden Akyürek.
Sahne: Levent Kırca Tiyatrosu
Türkiye'de tiyatro nasıl ve hangi koşullarda yapılıyor, nasıl azimle yeni oyunlar sahneye konuyor, nasıl emek-emek işleniyor ve nasıl 'perdeee !' deniyor...
Vay vay vayyyy...bu insanlar bildiğin sanat misyoneri. Bayağı yel değirmenlerine saldırıp yenen ekip...
Yıllarını vermiş insanlar, kendi memleketlisine 'inadına sanat' diye bağırıyor avaz avaz...Deli bunlar bir nevi...
Oyun: Bir psikoterapistin kendisiyle ve çevresiyle mücadelesini gayet ince-zekice ve tabii nükteli bir dille sunması. ve oyunun sonunda çok hoş bir de sürpriz var...gayet demokratik bir sürprizzz:))
Ekip zaten işin erbabı ancak Somer Karvan performansı mutlaka seyredilmeli. Sosyal Psikoloji çalışan bir akademisyenden reçete tavsiyesidir:)) Oyun bir hayli sahnelendi Türkiye'nin çeşitli yörelerinde. Bulup, denk gelirseniz kaçırmayın.
Oyun  çıkışı bahariye-moda-kadıköy hattında; 'dur şuraya girelim, bekle biraz daha bakalım, hah bak bura iyi' gibi tipik sayılabilecek doğaçlamaların sonunda aramızdaki Beşiktaşlıların maç sesini duymasıyla beraber yol üstündeki gayet iddiasız bir meyhaneye sökün ettik.
Hemen oturup rakı-bira ve yancılarını söyledikten sonra maçla karışık sohbet başladı.Tabii gecenin kendi planları ve getirdikleri oluyor böyle sofralarda. O gece de meyhanede asılı çok eski tarihli bir tablonun İstanbul'un neresi olduğuna dair tahminler yürütürken, meyhane müdavimlerinden bir ağabeyimiz çıkageldi sofraya...bir istanbul anlattı ki bize tevellüt yetmez...
Sonra bir başka ağabeyimiz deep purple, led zeppelin bilir misiniz filan diye daldı ortama...biz kültür şokundan pert halde dinlemeye vakfettik kendimizi...
Yolüstü meyhaneden bir ömür çıktı...
Herneyse dün yine aylık rakılama esnasında oradan buradan konuşurken Somer ve tiyatroya verdiği emek, tiyatro için vazgeçtiği kimi popüler ve madden cazip teklifleri dinlerken ve 'hala böyle Don Kişot dostlarım var Allaha şükür' diye düşünürken soruyu patlattı: 
'Siz okumuş insansınız en son oyuna (benim oyun hariç) ne zaman gittiniz? Tiyatroya gitme sıklığınız ne? İngiltere'de 'kasaba tiyatrolarında' hemen her 5 haftada bir yeni oyun sahneye koyuyorlar neden biliyor musunuz? Çünkü kasabanın nüfusu 5 haftada bitiyor, yeni oyun gerekiyor...'
Ekim'deki meyhanenin sokağının adı Pavlonya'ydı. Dalları bizi nerelere götürdü...hay Allah...


15 Şubat 2016 Pazartesi

Yorgunluk Manifestosu

Çok yorgunum
Belki doğumumdan beri
Kendimi hep mücadele ediyor gibi hissediyorum,
Kendimle...doğası öyle...
Artık bir düşünceyi değil ucundan tutmak,
Anlamaya bile vakıf olamayacak bir becereksizliğe özlem içindeyim,
Çok boş bakar buluyorum hayata kendimi...oh ne ala...
Alnımın ortasında kurşun gibi ağır bir sarkaç,
Bir sağa bir sola sallanıyor
Beraberinde herbiri birbirinin kendisi olmuş düşüncelerle...
"Anlamın" algılanamayacağını ne zaman keşfetmiştim? Meçhul...
Nasıl olsa herşeyin anlamı, herkesin sarkacında farklı demleniyor...ne gam...
"Umursamıyorum" da değil de...
"Düşüncesiz" ve "anlamsız" bir hayatın daha sık pestilimi çıkaracağı günlere doğru koşmak geliyor içimden...
Savuralım bakalım ilk adımı...

13 Eylül 2015 Pazar

YALNIZLIĞIN ESANSI

Bu ara memleket gündeminin kavuran yakıcılığından benim de dilime fazlaca vurduğunun farkına vardım. Sağa sola bir şeyler yazmak, yazdığına gelen yorumlara cevap yazarken öğrenmek, kızmak, üzülmek, düşünmek öğretici tabii ancak biraz kendi çalıştığım konulardan koptuğum hissi ağır basınca biraz blog yazayım dedim.

Modern insanın yalnızlığı yaşamasının yol-yöntemleri üzerine okuyup, nedenlerini incelerken elime geçen klasiklerden olan Anthony Storr'un Solitude isimli eserinden bir hayli not almışım. Yalnızlığın bilinçaltının, bilinçli bir şekilde serbest bırakıldığı (bırakılabildiği) anlarda 'aktif yaratıcılık' olgusunun ortaya çıkması bir kere daha ilgimi çekti, hoşuma gitti. Jungian aktif yaratıcılık yani. Fantazileri, hayalleri dışavuran, 'umursamayan kişiliğin' yargısızca ortaya çıkmasına izin verme halimiz...

Oluyor mu böyle halimiz bilemiyorum tabii ama bu halin ortaya çıkmasına yalnızken izin vermenin verimliliğine dikkat çekiyor Storr. Yani kendimiz için, gizli kalmış yanımızın ortaya çıkmasına izin vermek. Ben Anthony Storr'u okurken bu izin verme halinin gidebileceği yer hakkında katıldığım egzersizleri, tecrübeleri not tutuyorum. Sonradan okuması hoşluk, boşluk, dinginlik, şaşırma gibi yaratıcılığı ekstra tetikleyen duygular uyandırıyor bende... 

Ve nedense Storr'u okurken yanımda kendiliğinden beliriveren Bozkırkurdu'nun (Hermann Hesse) olması da hoş bir sürpriz oldu bana:)) Daha modern bir kurguda devam eden şekilde de, paralelde yeni elime geçen Niccolo Ammaniti'nin Çamur'u bulunuyordu. Doğan Kitap'tan çıkmış ve kapak tasarımında da bizim Ayşe Çelem imzası vardı. Tevfikliler için gelsin bu ekstra bilgi de...

'Yaratıcılığa olan açlık, bütün olmaya karşı duyulan arzu ve uğraşı kökenini şuradan alır: Tam olamamanın farkındalığından gelen bir şeylerin eksik olduğu kavrayışı...' diyor Storr. 
Keyifli olan da tam olamamak sayesinde tam olduğumuzu anlamak herhalde:) Bunun bir adım ötesinde Storr bir kaç kavram arasında nedensellik bağı kurarken dikkate almamız gereken bir konunun da altını çiziyor: Aktif Yaratıcılık-Koşullu Sevgi ilişkisi...

Şöyle ki: çocuk; anne-babasının fiziki varlığında ancak onların istediği gibi bir çocuk olursa sevginin esirgenmediğini gözler-içselleştirir ve büyürse (ebeveynlerin bir çoğunda olabilen, istemdışı gelişen ve 'kendi benliğinin tecrübe ettiğini, çocuğunu korumak-kollamak amaçlı 'genel doğru' olarak kabul eden bilinçli veya bilinçdışı öğretiler diyelim) birçok kendine ait otantik davranışı yanlış-düzeltilmesi gereken veya sürekli beğeniye muhtaçmış gibi  algılayabilir. Bunun devamında da, çoğunlukla başkasının sevgisini kazanmaya oynanan bir hayat ve ancak yalnızken 'kendi' olabildiği için tercih edilen bir yalnızlığı yaşayabilir...

Bununla başa çıkıp (mutlaka temiz-leziz-semiz ve hijyenik bir hayattan söz etmiyorum) dışavurumculuğunu özgürleştiren nice dahi kıvamında sanatçıya-düşünüre dikkat çekiyor Storr...Bir de başa çıkamama durumu var tabii...Yalnızlığı seçip, dışavurumculuğunu kendi içinde paylaşanlar...

Bana hep çok enteresan gelir yalnızlığın şekle bürünmüş binbir hali...Cibran'ın dediği gibi diyelim o vakit:

'Ben burada erkek kardeşim dağ ve kız kardeşim denizin arasında oturuyorum. Biz üçümüz yalnızlıkta biriz ve bizi birbirimize bağlayan sevgi derin, güçlü ve gariptir. Hatta bu sevgi, kız kardeşimden daha derin, erkek kardeşimden daha güçlü ve benim deliliğimden daha gariptir...'


6 Temmuz 2015 Pazartesi

NASIL BİR BUHRANSA...

Önce ayaklarım terketsin bedenimi
Değil mi ki tabanlarımın sızısı çenemi titretiyor...
Ruhumsa kararsız kalsın henüz,
Kalıpla gitmek arasında...
Kararsız ruhları hep çok severim, uzaktan uzağa,
Antalya sıcağından pis bir mobilet sesi fırlasın peşisıra
Caddeden böğürüp hızla karışsın rüyaya,
Çiğ benzin atsın benzim...
Bunca yorgunluk ekmeğin ardında,
Farklı bir aynı olacak yarın nasıl olsa...
Sense, az daha bekle orada,
Önce kendim iyice bir terk etsin beni 
Burada...