14 Eylül 2013 Cumartesi

KIZIMA...

Müziğe sıra geldiğine göre, bu kızıma, Elama gelsin gari...
You want commitment
Take a look into these eyes
They burn with fire, yeah
Until the end of time
I would do anything
I'd beg, I'd steal, I'd die
To have you in these arms tonight

Baby I want you
Like the roses need the rain
You know I need you
Like a poet needs the pain
I would give anything
My blood, my love, my life
If you were in these arms tonight

I'd hold ya, I'd need ya
I'd get down on my knees for you
And make everything alright
If you were in these arms
I'd love ya, I'd please ya
I'd tell you that I'd never leave ya
And love you till the end of time
If you were in these arms tonight

We stared at the sun
And we made a promise
A promise this world would never blind us
These were our words
Our words were our songs
Our songs are our prayers
These prayers keep me strong
And I still believe
If you were in these arms

I'd hold ya, I'd need ya
I'd get down on my knees for you
And make everything alright
If you were in these arms
I'd love ya, I'd please ya
I'd tell you that I'd never leave ya
And love you till the end of time
If you were in these arms tonight

Your clothes are still scattered all over our room
This old place still smells like your cheap perfume
Everything here reminds me of you
There's nothing I wouldn't do...

And these were our words
They keep me strong
Baby...

I'd hold ya, I'd need ya
I'd get down on my knees for you
And make everything alright
If you were in these arms
I'd love ya, I'd please ya
I'd tell you that I'd never leave ya
And love you till the end of time
If you were in these arms tonight

If you were in these arms tonight
If you were in these arms tonight
If you were in these arms
Baby...

Like the roses need the rain
Like the seasons need the change
Like the poet needs the pain
I need you
In these arms tonight

HUZURLA İŞİM OLMAZ...TANRIYA ŞÜKÜR...

Çünkü huzurla dünyaya gelmedim ki...
Dünyanın en huzurlu yerinden, bizatihi dünyanın kendisine, yani huzursuzluğa doğdum...doğamda yok yani. Tanrıya şükür gayet huzursuzumdur...
Ben sosyal psikoloji çalışmaya başladığımdan bugüne (yüksek lisans tezimden bugüne, eğitimde insan psikolojisiyle  tanışalı 23 yıl olmuş) huzurun insan için türetilmiş bir ihtiyaç olduğuna kanaat getirdim. 

Sözgelimi, ben huzuru ormanda bulurum. Ormandaki koku çok önemlidir. Ağaç, çürümüş yaprak, toprak, hayvan dışkısı, akarsu, durgunsu, böcek-çiçek, is ve çok uzakta yakılmış bir ateşin kokusu karıştı mı beynimden vurulurum ve huzurun zirvesine çıkarken bütün huzurum kaçar... Deli bir haz duyarım bu karışımdan ve o anda olduğum yere yatar önce vücudumun içine nem, ıslaklık ve aynı anda güneşin dolmasını bekler, sonra deli gibi koşmaya başlarım...genel de böyle de oluyor hemen her sabah...

Huzur bence devinimsiz kan akışı demek. Pıhtılaşmak, donmak ve en zirvede hissettiğin anı dondurmak. Ne kuşlar, ne eylül rüzgarıyla yere düşen meşe yaprağının sesi ne de yağmuru getirdiğini kokusuyla belli edip yağmuru yağdırmayan rüzgar buna müsaade eder. 

Herkes kendi sesini çıkartır doğada bir şekilde...eylül yaprağının kızararak yere düşmesi şairane ve dingin bir an değil, yaprağın dellenmesindendir...huzursuzluğunu aramasından ve varoluşdan çürümeye geçişini seslendirme ihtiyacındandır... yayacağı kokuyla vereceği huzuru bilir aslında ve son bir hışırdama içindir tüm mücadelesi.

Huzuru aramak nafiledir. Ama nafile arayışlar insanı çok çeker. İlişkide huzuru ararken geçen onlarca yılla, çalışmada huzuru ararken geçmeyen onlarca yıl, şahane bir organize kaos yaratır...huzursuzluğa bu kadar insan yapımı açılan bir başka kapı yoktur...hayatta huzuru ararken, kendi doğamız olan huzursuzluğun acımtrak, ekşimtrak ve kıpkırmızı tadını kaçırıp, ardından huzur bulmak için verilen onca mücadele...

Transandantal meditasyonlar, reikiler, kabalalar, sessizlik yogaları, kahkaha yogaları, gurular, türlü-çeşit koçlar hep varoluşumuzu kutlatırken, varolamayışlarımızın vahşi cazibesi hep huzursuzluğun gerçek değerini ve kaçırılmaması gereken seanslarını bilinçaltımızdan kalp atışlarımıza sirayet ettirir...Huzur yetmez, yetemeyecek kadar kifayetsiz, devinime karşı koyamayacak kadar zayıftır. Onun için meditasyon yaptıkça yapasın, koçlaştıkça koçlaşasın gelir...varoluşunu ve doğanı kutlarken içinden çıkıp avaz avaz bağıran 'ben böyleyim, böyle güzelim, böyle doğalım ve kendime yeterimmmm' cini de huzursuzluğunun en huzurlu dışavurumudur...yetmez...yetmeyecek...

Tanrıya şükür huzurla işim olmadı, olmaz...Huzur; o kadar kıymetli bir şey olarak kalsın ki, ona erişmede göstereceğim huzursuzluktan mahrum kalmayayım...

11 Eylül 2013 Çarşamba

EH VAKTİDİR...

Müziğe sıra gelmiş...
Kesin daha önce bloğa veya bir yere koymuşumdur ancak işte zamana hükmedenler var ya; bu onların ağababalarından...hele Perlman çalıyorsa...
eh bana vaktidir...
 

10 Eylül 2013 Salı

AMFİDEN NOTLAR-1

Şimdi ağır konulara başlıyoruz. Herkes birbirinin ensesini görecek şekilde hizalansın. Sağa sola bakmayın. Kıpraşmayın...
Memleketin eğitim sistemini tartışmaya hafif tebessüm ettirecek şekilde başlamak fena olmaz diye düşünüyorum...tebessüm eder misiniz etmez misiniz bilmeden...
Nicedir arkadaş ve dostlardan, cin gibi öğrencilerimin benimle ilgili ekşi sözlük, zartapedya vb...sanal ortamlarda yaptığı yorumları duyar oldum. Haa girip baktım mı? 
Tabii...pardon ben de insanım ve merak beni de besliyor. İnsan sevilmek, hatırlanmak ve iz bırakmak temel ihtiyaçlarından ne zaman vazgeçmiş?
Tabii inanılmaz zeki oldukları için gayet enteresan notlar bırakılmış...Dışarıdan göz ve değerlendirme çok önemli, hele yeni neslin cengaver gençlerinden gelirse...kendimize çeki-düzen veriyoruz, öğreniyoruz:))
Şimdi ben de, kendilerinin affına sığınarak bir kaç amfi anımı ve diyaloğumu paylaşmak isterim:)) 
Eğitim sistemine tebessümle giriş...tamamı 2012-2013 güz dönemi anılarıdır...

DİYALOGLAR:
1- Arkadaşlar, final sorunuzda sizin yapacağınız yorum çok önemli...
- Nası hocam yaa...biz yorum mu yapacaz? Niye ??
- ????

2- Hocam dersimiz Erasmus dersi ve ingilizce ama, insan kendi dilinde çok daha 'geçirgen' ve akıcı oluyor...Hocam??
-doğru söylüyorsun..
-o zaman türkçe yazabiliyoruz yanii..
-hayır...bana geçirgen olmanıza gerek yok...ingilizce yazmayı deneyin yeter...
-eyvallah hocam...anladık...arkadaşlar olay bize geçiyor...

3- (Prof Ken Robinson'un TED konuşmasını seyrederken..)
-Hocam bu hocamız çok hızlı konuşuyor ve altyazı da hıza yetişemiyor..
-Doğrudur ingiliz olduğu için öyle bir problemi var tabii, şimdi ne kadar anlayabiliyorsunuz bir test edin bakalım ne kaldı bir görelim...
-evet ne kaldı?
-Yalın ve acımasız gerçek kaldı hocam... 

4-Hocam 3. sorunun cevabını kopya çekmedik valla...o sorunun cevabı anonimdi...


5-Ya Cengizcim bir değil iki değil amfiye kulaklıkla girip ders dinlemek de neyin nesidir artık...abarttınız...bir kulağında kulaklık varken öbürüyle beni nasıl dinlersin bu nasıl bir şeydir ya?
-çoklu birşey hocam...multipleskill de deniyor...

6- Hocam dört soru sormuşsunuz ve istediğiniz iki taneyi seçin demişsiniz...
-evet?
-ben o zaman 1 ve 3'ü yapıyorum...
-haber verdiğin için sağol, çok naziksin..
-hocam ben hangilerini yaptığımı söylemiycem sürprizinizi bozmayayım...
-sağol...ben de hangilerine kaçar verdiğimi söylemiycem, sürpriz olsun...
-hocam ama.....

devamı geliyor...

 
 

9 Eylül 2013 Pazartesi

GAYET KIREYZİ

Ne doğru demiş abim...
Hiç filozofa milozofa sarmadan, doğrudan Seal'e sararak...
Sözlere bak !
Bir kısmının altını çizdim, dikkatimizi çökertsin kabilinden, çoook hoşuma gitti. Orijinal videoyu da bonus yaptım... 
Buyrunnn...

 "Crazy"

In a church by the face
He talks about the people going under
Only child know
A man decides after seventy years
That what he goes there for
Is to unlock the door
While those around him criticize and sleep
And through a fracture on that breaking wall
I see you my friend and touch your face again
Miracles will happen as we trip
But we're never gonna survive unless
We get a little crazy
No we're never gonna survive unless
We are a little
Cray cray crazy

Crazy are the people walking through my head
One of them got a gun to shoot the other one
And yet together they were friends at school
Get it, get it, get it, yeah!
If all were there when we first took the pill
Then maybe then maybe then maybe then maybe
Miracles will happen as we speak
But we're never gonna survive unless
We get a little crazy
No we're never gonna survive unless
We are a little
Crazy
No no we'll never survive unless we get a little bit
A man decides to go along after seventy years
Oh darling
In a sky full of people only some want to fly
Isn't that crazy
In a world full of people only some want to fly
Isn't that crazy
Crazy
In a heaven of people there's only some want to fly
Ain't that crazy
Oh babe Oh darlin'
In a world full of people there's only some want to fly
Isn't that crazy
Isn't that crazy Isn't that crazy Isn't that crazy

Oh
But we're never gonna survive unless we get a little crazy crazy
No we're never gonna to survive unless we are a little crazy
But we're never gonna survive unless we get a little crazy crazy
No we're never gonna to survive unless we are a little crazy
No no never survive unless we get a little bit
And then you see things
The size of which you've never known before
They'll break it
Someday
Only child know
Them things
The size
Of which you've never known before
Someday 

NEYİ NEREYE KOYDUĞUMU BİLEMEDİĞİM OLDU MU?

Bu ara girdiğim eğitimlerde bana çok sık sorulan sorulardan biri bu... 
Katılımcılarım bazen şöyle düşünüyor: Abi anlatıp duruyor bir sürü, herhalde kendi hayatında puzzle tam oturmuştur, dur bir danışayım...
Neyi nereye koyduğunu bilemediğin oldu mu hoca?
Olmamışsa, zamana karşı koyabildin demektir...
Hayatımda kimi, neyi nereye ve hangi öncelikle ve nasıl koyacağımı bilemediğim çok an olmasa da, bunların yerlerini mutlaka ayarlamam gerektiği anlar oldu. Meğerse bu anlar, önce kendini hayatında nereye koymaya karar verdiğin anlardan sonra gelen anlarmış...
Kendimi makul bir yere koyamadım mı önce kalbim şaşırıyor yolunu, sonra zihnim. Bende sıralama böyle oldu şimdiye kadar.
Yaş aldıkça, işin değil çişin önemli olduğu anlar artıyor, o zaman kendini nereye koyacağını kalp ve zihin söylemese de beden söylüyor.
Sözün gelişi benim iki kızım var. Aşağıya da görsel ve sembol etkisi artsın diye fotoğraflarını koydum :)
Güzel fotoğraf ha?
Bana çok güzel geldi...
Bakıp bakıp hayatımda niye 'önce ben' demem gerektiğini yüzüme vuruyor. Kızların gerçeğini değil, fotoğrafını bile net görebilmem için, aynada kendimi, yorgunluğumu, yaşımı, enerjimi, depresyonumu, korkularımı, gücümü, sivilcemi, kelimi, kaşımı çoook net ve iyi görmem gerekiyor... 
ki nerede olduğumu, nerede durduğumu, kimle yola devam edeceksem onlar için bu aynadaki yüzün 'bana' ne söylediğini bilmeye, çözmeye çalışayım...
Çok bakarım yüzüme onun için...
Yıllar geri gelmiyor be...
Bari kendimizi geri getirelim; sıkışıp kaldıysak bir yerlerde...
Bak Mick ne diyor...






8 Eylül 2013 Pazar

BİR MÜZİK BİR YAZIDAN DEVAMEN...

Bir müzik bir yazıdan devam edersek sıra müziğe gelmiş...
Yine bizim nesilin benden tarafını, eşrafımla beraber çooook derinden sallamış bir parçayı hatırladım...'the one and only' cümlesinin gerçek sahibinden...
Yıl: 86, yer: Wembley, 
Stadın en arkasında bir hotdog satıcısından kiraladığım hotdog arabasının üzerinde ben...eeee olcek o kadar gari...

HASTANE...

Çok yakınım olan bir hasta için uzunca bir süredir hastanelerdeyim...Hani televizyonlarda; 'Aaa biz de sizi bekliyorduk Mustafa Bey buyrun buyrunn' reklamları dönen, istediğin doktoru seç, istediğin günü seç, biz bu işi kökünden çözdük hastaneleri...
Özellerde 'yer olmayan' bir gece Okmeydanı: 
Her yer tuvalet kokuyor heryer...dolayısıyla tuvalete zaten yaklaşamıyorsunuz...hastam kanser...nefes alamıyor..sondadan dolayı idrar torbası dolu...boşaltacak yer yok...boş torba yok...hemşire 'bizde yok valla' diyor...dediği yer ACİL !
Ameliyathanenin kapısında bir beyfendiden yalvar yakar ördek alıyoruz...filmler tıkır tıkır çekiliyor ama sonuçlar verilmiyor...sebep: 'başka hastaneye gidersiniz nasıl olsa veremiyoruz...'
Bunun bir de ÖZELi var...
başka yazıya...
Buyrun istediğiniz doktoru seçin...yalnız sondanız mondanız olmasın, mümkünse kanserli hücreniz olmasın, bol paranız olsun bolll ve hastanede hijyen-yer  filan takıntınız da olmasın...hakikaten kralsınız o vakit ! 
 

7 Eylül 2013 Cumartesi

MÜZİKLE GİTMİŞİZ MÜZİKLE DÖNELİM

Eylül geldiğine göre dönme zamanı geldi demektir... 
Yaz geldi geçti, pek de iyi oldu...Anladım mı? 
Yooo...boşşşverrr geliyor geçiyor...
herşey geçiyor hayat kalıyor...
Yaz nasıl geçti anlatacağım da ne olacak ? Çalışıyorum, eğleniyorum, bazen eğleniyormuş gibi yapıyorum, çokca ders alıyorum, aldığımı anlatıyorum, günler geçiyor...
Nasıl olsa evren var olduğundan bugüne söylenecek herşey söylendi, görülecek herşey görüldü...
Müziğe bakalım..
Yahu Şubat geldi geçti ustayı es geçmişim...çok da ayıp olur, çok hizmeti, emeği var bende yani..
Bir de geçen ay benim yeni dinlediğim ve bu kadar perişan bir müzik dünyasının geleceği için çok da ümitlendiğim bir grupla tanıştım: Mumford and Sons..
Abiler enteresan geldi bana...buyrun...



3 Temmuz 2013 Çarşamba

NE ARA OLMUŞ BU KADAR ARA

NE ARA OLMUŞ BU KADAR ARA

Yahu bi geziye gezmeye gittik aylar geçti. Sonuç ? Gezdik döndük...
2014 'den itibaren İstanbul Üniversitesi yılları sona eriyor. Orada da gezdik gördük...
Şimdi yeni sulara yelken açmaca...
' Hayat sana başa çıkamayacağın hiçbir sorun vermez, ancak onlarla başa çıkış yollarını her zaman çok sevmeyeceksin ' demişti bir büyüğüm... Takip ediyoruz. Yakın zamanda blogdan da uzak düşeceğim, bir yerlerde kesişiriz elbet...haydi sağlıcakla...